İntihar

İntihar sözcüğü dilimize ilk kez Tanzimat dönemiyle girmiş, Latince ‘’suicide’’ kelimesinden köken alan, kendini katletme anlamında kullanılan bir terimdir. Türkçe karşılığı özkıyım olarak verilebilir.

İntihar (özkıyım) davranışı tam açıklanmış bir eylem değildir. Kendi hayatını doğrudan sonlandırma dışında, tehlikeli sporlarla uğraşmanın, dikkatsiz, alkollü ve süratli otomobil kullanmanın ve buna benzer aktivitelerin dolaylı yolları seçen gizli intihar eğilimleri olduğu düşünülmektedir. Gerçeği değerlendirme yetileri bozulan bazı hastaların, kendilerine bir şey olmayacağı inancıyla yüksekten atlamaları, fazla miktarda ilaç almaları veya vücut bütünlüklerini bozucu eylemlere girişmeleri intihar kavramında tartışmalı konulardır.

İntihar davranışı insanlık tarihi boyunca filozoflar, din adamları, yazar ve düşünürler tarafından araştırma konusu olmuştur. Ruhsal sorun haricinde bazı tarikatların veya benzer yaşam düşüncelerinin ritüelleri arasında yer almıştır. Psikiyatri, intihar eyleminin hastalık kısmı ve önlenmesiyle ilgilenmektedir. İntihar aslında bir hastalıktan ziyade belirti olarak değerlendirilir. Ruhsal ve bedensel bir bozukluğu olsun veya olmasın, tüm insanlar zorlu yaşam koşullarına, çaresizlik ve umutsuzluk algısına kapıldıklarında özkıyıma gidebilmektedirler. Albert Camus bunu şöyle ifade etmektedir. ‘’Bazen yaşamak, intihar etmekten daha çok cesaret gerektirir’’.

Öyle yada böyle, insanın bilerek ve isteyerek yaşamına son vermesi intihar (özkıyım) olarak tariflenir. Ölümle sonuçlanacağı bilinerek yapılan, doğrudan veya dolaylı olarak ölüme sebebiyet veren her eylem bir özkıyımdır. Herhangi bir intihar eyleminde, ‘’başarılı’’, ‘’başarısız’’, ‘’niyeti dikkati çekme’’ gibi damgalayıcı ifadelerden kaçınmak gerekir.

Hemen hemen tüm din ve toplumlarca yasaklanan intihar davranışı, buna rağmen engellenememektedir. Dünya Sağlık örgütü, dünya üzerinde her 30 saniyede bir intihar eyleminin gerçekleştiğini ve intihar oranlarının son 50 yılda % 60 arttığını saptamıştır. Rusya, Kuzey ve Doğu Avrupa ülkeleri özkıyım sıklığında ilk sıraları alan ülkelerdir. Güney Afrika ve ülkemizin de yer aldığı bir çok Asya ülkesi en düşük oranlara sahiptirler. Buna rağmen ülkemizde de intihar oranı son 10 yılda ortalama % 50 artmıştır. Bunun bir nedeni kayıtların daha düzenli tutulması olabilir. Özkıyım girişimi kadınlarda erkeklere oranla 3 kat fazla olmasına karşın, ölümle sonlanan özkıyımlar erkeklerde 3 kat daha fazla gerçekleşmektedir. Bu farkın, kadınların fiziksel ve ruhsal problemlerinde tıbbi destek almaya erkeklerden daha fazla istekli olmalarından kaynaklandığı düşünülebilir.

Freud’a göre özkıyım, özsaygının kaybolduğu çökkünlük durumlarında ortaya çıkar. Freud başkasını öldürme cesareti bulmayan hiç kimsenin kendi canına kıyamayacağını ‘’Yas ve Melankoli’’ kitabında ileri sürmektedir. Sevgi nesnesinin yitimiyle yas süreci başlamakta, sonraki aşamada çökkünlük gelişerek kişi özsaygısını kaybetmektedir.

Edward Bibring ise benliğin narsistik amaçlarının, hiçbir şekilde karşılanmayacağına inanıldığı noktada, benliğin güçsüz ve çaresiz kalarak çökkünlüğe uğradığını, bundan dolayı da özkıyımın (intihar) gündeme geldiğini savunur.

Meninger, tüm insanlarda ölmek, öldürmek ve öldürülmek arzuları bulunduğunu, özkıyımda bu arzuların rol aldığını belirtir.

Aaron Beck, çökkünlük neticesi felaketleştirme, küçültme, büyültme ve aşırı genelleme gibi bilişsel çarpıtmalar geliştiğini ifade eder. Bu çarpıtmaların sonucu yardımsızlık, umutsuzluk ve güçsüzlük duyumsanır ve birey özkıyımı tek kurtuluş yolu olarak algılar.

Shneidman’a göre intihar anlamsız bir eylem değildir. Dayanılmaz acılar ve ağır sorunlar altında ezilen benliğin bir çözüm aramasıdır.Birey aslında bir çözüm aramakta, acılarının anlaşılmasını, kendisine yardım edilmesini istemektedir. Bir çok insanın bileklerini keserken aynı zamanda yardım da istemesi, intihar öncesi niyet bildiren mektup bırakması bu sebeptendir.

Günümüzdeki ortak görüş, algılama eksiklikleri ve algı çarpıklıklarının özkıyımdaki etkileridir. Ölüm burada umut veren bir olgudur. Yada ölümün acılığı ve geri dönülmezliği tümden bilinç alanından çıkarılmaktadır.

İntihar neticesi ölenlerde serotonin, noradrenalin düzeylerinde azalma, kortikotropin salgılatıcı faktör yoğunluğunda artış saptanmıştır. Bu biyolojik etkenlerin çökkün bir duygudurum halindeki rolleri bilinmektedir. Çocukluklarında fiziksel yada cinsel travmaya uğrayan bireylerin ve alkol bağımlılığının çökkünlük durumunda, özkıyım riskini artırdıkları bilinen gerçeklerdir.

Psikiyatrik muayenede hastanın geçmişte veya şimdiki zamanda özkıyım düşünce, plan ve eylemlerinin sorgulanması, çökkünlük sırasında intihar eğiliminin saptanması yönünden önemlidir. ‘’Keşke doğmasaydım’’, ‘’keşke ölseydim’’ gibi düşünceler hafife alınmamalıdır. Önceki girişiminde birkaç tane ağrı kesici ilaç içerek intihar girişiminde bulunan kişinin, ikinci girişiminde kendini 10. kattan atmayacağının bir garantisi yoktur.

Multipl skleroz, Huntington hastalığı, omurilik hastalıkları, kronik akciğer ve karaciğer hastalıkları, kanserler, AİDS ve kronik ağrılı hastalıklarda özkıyım riski değerlendirilmelidir.

Majör depresyon, ikiuçlu duygudurum bozukluğu, şizofreni, anoreksiya nevroza, alkol ve madde kullanımları ve borderline kişilik bozukluğu olanlarda intihar eğilimlerine karşı uyanık olunmalıdır.

Yalnız yaşama, boşanmış yada ayrılmış olma, işsizlik, ekonomik kayıplar, eş- evlet- ebeveyn kaybı, aile içi şiddet, aile içi çatışma, sosyal destek eksikliği de intihar riskini artıran sebeplerdir. Genetik yatkınlığın da rolü bilinmektedir.

İntihar riskinin değerlendirilmesinde; ‘’Yaşamı Sürdürme Nedenleri Envanteri’’, ‘’İntihar Olasılığı Ölçeği’’, ‘’Ucla Yalnızlık Ölçeği’’, ‘’Beck Umutsuzluk Ölçeği’’, ‘’Beck Depresyon Ölçeği’’, ‘’Otomatik Düşünceler Ölçeği’’ gibi testler klinikte yardımcı olmaktadır.

Şizofrenide birinci ölüm nedeni özkıyımdır. Şizofrenili hastalardaki özkıyım oranı normal popülasyona oranla 8-10 kat yüksektir. İkiuçlu duygudurum bozukluğunun özellikle çökkünlük döneminde intihar oranları % 15-20’leri bulmaktadır. Anoreksiya nervozada da intihar ikinci en önemli ölüm sebebi olarak dikkati çekmektedir. Alkol bağımlılığı da herhangi bir psikiyatrik sorunu bulunmayanlara göre özkıyım riskini ciddi oranda yükseltmektedir. ABD’de alkolizm sorunu yaşayan hastalarda özkıyım oranı %24’leri bulmaktadır. Sınırda kişilik bozukluğu ve antisosyal kişilik bozukluğu, özkıyım girişiminin ve ciddiyetini önemli derecede artıran kişilik özellikleridir. Dürtüsel davranış eğilimi, özkıyıma eğilim ile yakından ilişkilidir. Çökkünlükle birlikte panik bozukluk bulunan hastalar riskli gruptadır. Bazı antidepresan ilaçların ve kortikosteroidlerin de intihar riskini artırdığı bilinmektedir.

Özellikle aile fertleri, bir diğer aile bireyinin özkıyım girişimini yada özkıyım niyeti belirtmesini kesinlikle hafife almamalıdırlar. Niyet veya öncü girişimler, ölümle sonuçlanan intiharların en güçlü göstergeleridir. Acil servislere başvuran intihar girişimlerinin yaklaşık %10’nun daha sonra ölümle sonuçlanan özkıyım eylemlerine girdikleri saptanmıştır. Yaşlılar ve ergenler intihar açısından en riskli gruptur.

Özkıyımları tümden önlemek mümkün değildir. Kapalı psikiyatri servislerinde dahi özkıyımı önleme garantisi yoktur. Fakat intihar riski düşünülen hastaların hastaneye yatırılarak takip ve tedavilerinin yapılması en doğru yaklaşımdır. Düşük riskli hastalar yeterli aile ve sosyal destek varsa ayaktan izlenebilir.

Özkıyım, Türkiye Cumhuriyeti kanunlarına göre suç teşkil eden bir eylem değildir. Ancak başkasını intihara azmettirmek, teşvik ve yardım etmek suç olarak işlem görür. Ölümden kurtulan bir şahıs özkıyım girişimi nedeniyle ceza almaz. İntihar için uyuşturucu madde veya ruhsatsız silah gibi yasa dışı nesneler kullandıysa bu yargılama sebebi olacaktır.

İntihar riski yüksek hastaların, hastanede EKT sağaltımı ile ağır çökkün durumlarının düzeltilmesi gerekebilir.Anksiyolitik, antidepresan, antipsikotik ve duygudurum dengeleyici ilaçlarla birlikte, tedavinin uygun bir psikoterapi yöntemiyle desteklenmesi sağlanmalıdır. Psikoterapide günlük sorunlara, özkıyım girişimine neden olan olay, duygu ve düşüncelerin anlaşılmasına, altta yatan çatışmaların çözümlenmesi ve onarılmasına ağırlık verilir. Özgüven eksikliği, ümitsizlik, mükemmeliyetçilik gibi davranış özellikleri mutlaka dikkate alınmalıdır.